22 Mart 2009 Pazar

GIYBET


Yirmi İkinci Mektup

Hatime Bölümü

Hâtime Gıybet hakkındadır

Onun adıyla. “Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.

YİRMİ BEŞİNCİ SÖZÜN Birinci Şulesinin Birinci Şuaının Beşinci Noktasının, makam-ı zem ve zecrin misallerinden olan birtek âyetin, mu’cizâne altı tarzda gıybetten tenfir etmesi, Kur’ân’ın nazarında gıybet ne kadar şenî birşey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet, Kur’ân’ın beyanından sonra beyan olamaz; ihtiyaç da yoktur.

İşte “Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” Hucurât Sûresi, 49:12. ayetinde altı derece zemmi zemmeder, gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, mânâsı gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:

Malûmdur, âyetin başındaki hemze, sormak, “âyâ” mânâsındadır. O sormak mânâsı, su gibi, âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.

İşte, birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin birşeyi anlamıyor?

İkincisi: يُحِبُّ lâfzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?

Üçüncüsü: اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

Dördüncüsü: اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı dişle parçalamayı yapıyorsunuz?

Beşincisi: اَخِيهِ kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı mânevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi âzânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?

Altıncısı: مَيْتًا kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?

Demek, şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delâletiyle, zem ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte, bak, nasıl şu âyet îcazkârâne altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’câzkârâne altı derece o cürümden zecreder.

Gıybet, ehl-i adâvet ve haset ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez. Nasıl meşhur bir zât demiş:

Yani, “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet, zayıf ve zelil ve aşağıların silâhıdır.”

Gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zaten gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır.

Gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:

Birisi: Şekvâ suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.

Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesai etmek ister, seninle meşveret eder. Sen de, sırf maslahat için, garazsız olarak, meşveretin hakkını edâ etmek için desen: “Onunla teşrik-i mesai etme. Çünkü zarar göreceksin.”

Birisi de: Maksadı tahkir ve teşhir değil, belki maksadı tarif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filân yere gitti.”

Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor, zulmüyle telezzüz ediyor, sıkılmayarak âşikâre bir surette işliyor.

İşte bu mahsus maddelerde, garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa, gıybet, nasıl ateş odunu yer, bitirir; gıybet dahi a’mâl-i salihayı yer, bitirir.

Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit “Allahım, bizi ve gıybetini ettiğimiz zâtı mağfiret et.” Suyûtî, el-Fethu’l-Kebîr, 1:87. demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, Bâki olan yalnız Allah’tır.“Beni helâl et” demeli.Bâkî olan sadece Odur.

Allahim bizi ve giybetini yapmis oldugumuz kisileri bagisla.

Lügatler :

amel : iş, fii lâyâ : acaba beyan : açıklama, izah bilfiil : fiilen gıybet : birisinin ardından hoşlanmayacağı tarzda çekiştirmek hâtime : sonuç, son bölüm hayat-ı içtimaiye : sosyal hayat hemze : başka bir harfe bağlı olarak değil, kendi başına telâffuz edilen elif; başına geldiği kelimeye “mi, mı” anlamı veren soru edatı hükm-ü zımnî : gizli, örtülü hüküm kelâm : söz lâfız : söz, kelime mahal : yer makam-ı zem : kınama makamı menfur : nefret edilen mu’cizâne : mucizeli bir şekilde müteveccih : yönelik rikkat-i cinsiye : insanın kendi cinsinden olanlara acıması sıla-i rahim : akraba ile bağlantı şenî : çirkin, alçakça tenfir etme : nefret ettirme, sakındırma zecr : şiddetle sakındırma zem : ayıplama aşikâre : açıkça âzâ : organlar caiz : sakıncasız cürüm : günah delâlet etme : delil olma, göster medivane : deliedâ : yerine getirme, ver meehl-i adâvet ve haset : düşmanlık besleyenler ve kıskananlar fıtrat : yaratılış fıtraten : yaratılış itibariyle garazsız : kötü bir niyet taşımaksızın gıybet : birisinin ardından hoşlanmayacağı şekilde çekiştirmehaset : başkasının elindekini kıskanma, çekeme mei’câzkârâne : benzerini yapmaktan insanları aciz bırakacak şekilde îcazkârâne : az sözle çok mânâlar anlatır şekilde iftihar : övünme istimal etmek : kullanmak izale etme : gider meizzet-i nefis : insanın vakar, şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi kerahet etme : çirkin görme maslahat : fayda meşveret : danışma mezmum : kınanmış muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer münker : kötülük müstekreh : tiksindirici nefis : bir kimsenin kendisi seyyiat : günahlar suret : tarz, biçim şekvâ : şikayet tahkir : aşağılama, küçük görme telezzüz : tat alma, lezzet alma tenezzül : alçalma teşhir : ilân etme, gözler önüne serme teşrik-i mesai : birlikte çalışma vazifedar : görevli mazelil : alçak a’mâl-i saliha : Allah için yapılan iyi işler

Said Nursî

Hiç yorum yok: