10 Kasım 2008 Pazartesi

Âşık, pencereden ayrılmayan dîvâne


Sır kelimelerde değil kalpte.

Ne duymak istiyorsa, onu işitiyor insan.

İmam Gazâlî, Kimyâ-yi Saadet'de bir Acem sûfiyi anlatıyor.

Arapça bilmeyen sûfî, bir sema meclisinde "Mâ zârenî fi'n-nevmi illâ hiyâlukum" (Uykuda yalnız hayaliniz beni ziyaret eder) sözünü işitir işitmez titremeye başlıyor cezbeye kapılıp.

Dergâhtakiler şaşıyor bu hale: "Anlamadığın bir söz, nasıl heyecanlandırır seni!" diyorlar.

"Neden anlamayacak mışım!" diye kızıyor sûfî.

"Şair diyor ki, 'mâ zârîm (Biz perişanız) çaresiziz ve tehlikedeyiz.

" Ah tebessüm ne güzel yayılıyor yüzlerde! Berrak bir göl kıyılarını arıyor.

Gazâlî'de çözülüyor düğüm.

Önemli olan haldir, diyor.

Sözleri anlamamış ne gam!

Bu hal, 'dinleyeni' 'dinlenen' kadar önemli kılıyor.

Hazırlıklı bir kalbi ayırıyor hazırlıksız kalpten.

Her kelime her dinleyende yeniden yazılıyor.


A. ALİ URAL

Hiç yorum yok: